Yıldız Kenter: ‘Hayatım Tiyatro…’

Tiyatromuzun temel direklerindendi. Hayatını tiyatroya adadı ve adını en yükseğe yazdırdı. Yıldız Kenter: ‘Tiyatromuzun Divası’ydı…

Yıldız Kenter: ‘Hayatım Tiyatro…’

Aşiyan’daki boğaz manzaralı apartman dairesinin her yeri çiçek doluydu. İlerlemiş yaşına rağmen, evinin her köşesiyle ilgilenir; her işini kendi görmeye çalışır; alış verişini de yapardı. ‘Az eşyalı evleri severim,’ derdi. Son anına kadar araba kullanabiliyor; yürüyüşe çıkabiliyordu. 

Kendisine az zaman ayırdığını tekrarlardı. Fırsat yakaladığında da dolu dolu yaşardı. Yurt dışına çıkmayı severdi. Son dönemdeki en büyük isteği: Vietnam’a gidip doyasıya gezmekti.

(Ayşe) Yıldız Kenter; Alman hocalardan aldığı mirası, tüm hayatı boyunca uyguladı. Son derece disiplinliydi; tiyatro sanatçısının bedenine de hükmetmesi gerektiğini savunurdu. Manken kadar düzgün, akrobat gibi çevik vücut yapısını hedeflerdi. Çevresine göre Kenter; beden eğitiminde örnek kişiydi/sanatçıydı. 1995’de sahneye koyduğu, başrolünü oynadığı, Refik Erduran’ın kaleminden çıkan ‘Ramiz ile Jülide’ oyunun afişindeki resmi tartışıldı. Resmin Kenter’in değil de, bir mankenin olduğu ileri sürüldü. 

2009’da seyircilerini/izleyicilerini bir kere daha hayrete düşürdü. 81 yaşındaydı; Eugene Stickland’ın Kraliçe Lear oyununda, sahnenin ortasında amuda kalktı.

Yıldız Kenter; Türk Tiyatrosu’nun gelmiş geçmiş en büyük, en yetenekli, en derin iz bırakan oyuncularındandı. Yüzündeki çizgiler, hayatın, yaşanmışlığın, çekilen çilenin birikimiydi.

- Ailenin Öğretileri Din Gibi Geçerliydi… -

Herhangi bir dini inancı/mensubiyeti yoktu; Allah korkusunu her zaman taşıdı. Bir röportajında; ‘Babam Müslüman; annem Hıristiyan idi. Bize evde öğretilen: Yalan söylemeyeceksin, çalmayacaksın, vicdanını temiz tutacaksın, insanlara yardım edeceksin,’ oldu,’ diyecekti. Yine kendi ifadesiyle; ‘Ailenin öğretileri din gibi geçerli’ydi. Bütün kardeşlerinde derin Allah korkusu mevcuttu.

Ama Ankara’daki ilk çocukluk döneminde camiye gidip namaz kılmıştı. Yener Süsoy ile yaptığı röportajda anlatmıştı:

‘Hisariçi’nde iki şerefeli caminin yanında oturduğumuz zamanlar, mevlütlerde camiye gidip namaz kılardık. Müşfik’le beraber süpürürdük camiyi. İmam, bize bir kuruş veriyordu.’

Yıldız Kenter; İstanbul’luydu; 11 Ekim 1928’de dünyaya gözlerini açtı. Babası, - Niğde’nin Fertek ilçesindendi! - Ahmet Naci Bey’di. 2. Abdülhamit döneminde Ayan Meclisi Üyeliği, Bağdat Kadılığı yapmış Mehmet Galip Bey’in oğluydu. - Galib Bey; ünlü şairdi; Dede Efendi’nin pek çok bestesinin güfte yazarıydı! - Varlıklı, soylu ailesi Ahmet Naci Bey’e el üstünde tutmuş; zenginlik, şaşaa içinde büyütmüştü. İyi/kaliteli eğitim alması, yabancı diller öğrenmesi desteklendi/amaçlandı. Yüksek eğitim için İskoçya’nın Glasgow kentine gönderildi. 

Eğitimini tamamlayıp ülkeye döneceğinde hayatının en önemli kararını verdi. Ahmet Naci Bey; yemekli bir davete katıldı. Olga Cynthia adlı hanımla tanıştı; büyülendi; yemek boyunca gözlerini ayıramadı. Samimiyeti artırmalı, buluşma için randevu ayarlamalıydı. Bayan Cynthia; Hyde Park’ta düzenli at binerdi. Ertesi gün bir araya geldiler; bir daha da ayrılmadılar. Aşk kapıyı çalmış ve mektubunu bırakmıştı. Ahmet Naci Bey; hayatının hazinesinden/aşkından ayrılmak istemedi. Evlenme teklif etti.

Olga Cynthia, izdivaca engel gördüğü sorunun sahibiydi; duldu ve oğlu bulunuyordu. Ailesi; Shakespeare oyunları sahneleyen gezici kumpanyanın malikiydi. Anne ve babası tiyatro sanatçısıydı. Annesinin babası çok ünlü İngiliz aktördü. Babasının genç sayılacak yaştaki ölümüyle sarsılmıştı. Annesi terk etmiş; sevdiği adamla Avustralya’ya kaçmıştı. Büyük annesinin yanında da rahata ve mutluluğa kavuşamadı. Küçük yaşta evlenmeye zorlandı. Genç eşi savaşta hayatını yitirince; 16 yaşında hem hamile, hem dul ortalıkta kala kaldı. Oğlu Jack; babasız - yetim! - dünyaya geldi.

- Olga Cynthia; Ahmet Naci Bey’in Baba Evinde Kabul Görmedi… -

Olga; Ahmet Naci Bey’e dramını en ince noktasına kadar aktardı. Naci Bey; hayatının aşkını yitirmeyi göze alamadı. Olga Hanım’ı ve oğlunu bağrına bastı; müstakbel çocuklarından ayırmayacağı sözünü de verdi.

Ahmet Naci ve ailesi; Orient Express ile İstanbul’a Sirkeci İstasyonu’na indi. Vapura binip, Üsküdar’a geçtiler. Büyük babanın akrabalarıyla yaşadığı Çamlıca’daki köşke ulaştılar. Olga’nın kederli/talihsiz yazgısı, İstanbul’da da peşini bırakmadı; dramın yeni sahneleri gerçekleşecekti. Aile; gelini hoş karşılamadı. İngiliz’di; Müslüman da değildi; tek kelime Türkçe bilmiyordu. Üstüne üstlük bir de oğlu vardı. 

Olga Cynthia; kalbini çalan adama teslim oldu: Din değiştirdi; Müslümanlığa geçti; ‘Nadide’ adını aldı. Doğum yeri Londra’ydı; Bandırma’ya döndü. Nadide Hanım; köşkün yeni sakiniydi. 

Savaştan yeni çıkan ülkede herkes fakirdi. Genel durum, Çamlıca’daki köşkü de etkiledi. Değerli eşyalar tek tek satıldı; geçinilmeye çalışıldı. Olga’nın İngiltere’de yaşadığı yoksulluk, Türkiye’de de yakasını bırakmadı. Yıldız’ı saracak bez bulamadılar. Çarşaf yırtıp bebek bezi yaptılar. 

Zamanla bütün eşyalar elden çıkarıldı; köşk de sudan ucuz paraya gitti. Çok geçmeden gecekonduya kadar düştüler. Küçük Yıldız’ın hafızasındaki ilk hatıralar: ‘Daha ucuz!’ diye evden eve taşınmalarıydı. Her seferinde, Çilekeş Nadide Hanım at arabasının önüne otururdu. Arkasında tel dolap, soba, borular ve kırık dökük eşyalar dururdu. İstanbul ve Ankara yaşantısında da değişen bir şey yoktu.

Fakirdiler; evleri düzensizdi; sefalet diz boyuydu; ama evlerinde hep bir yardımcı bulunurdu. Her şey çok sınırlıydı; çok kıymetliydi.

‘Benim kuşağım yokluk çekmişti. Biz, küçücük şeylerin değerini iyi bilirdik. Çorabım kaçınca atamazdım. Kaçıkları tel tel çekerdim. Şimdi sabun küçülünce atıyorlar. Ben hâlâ kullanıyorum…’

Ahmet Naci Bey’in ilk evladı Nedim (Kenter)di. - İleriki yılların tanınmış, başarılı doktoru! - Köşkte pek kabul görmedi. Babaanne Nuriye Hanım’ın sıkça tekrarladığı cümlesi ibret vericiydi: ‘Yarısı yavrumun, yarısı yılanın…’ 

- Ahmet Naci Bey; İçmediği Zaman Çok Nazik Ve Yardımseverdi… -

Kenter Ailesi’nin babası Ahmet Naci Bey, hayatı boyunca alkol problemi yaşadı. Eve giren mahdut paranın neredeyse yarısı içkiye giderdi. İçtiği zaman kendini kaybeder; evin camlarını kırar; sıkça düşer, bacağını keserdi. Bilincini yitirdiği, agresif davrandığında iple bağlanırdı. 

Bir defasında da karı koca kavga etti. Naci Bey yine sarhoştu; ev halkını kovdu. Nadide Hanım; çocuklarını topladı ve aile dostlarından birinin evine sığındı.

Ahmet Naci Bey; içmediğinde çok nazik, entelektüel, yardımseverdi. 

İngiliz Büyükelçiliği, Olga (Nadide) Hanım’ı Türkiye’de yalnız bırakmadı; isterse vatanına dönebileceği hatırlatıldı. Ama çilekeş kadın, her seferinde öneriyi reddetti ve ailesini terk etmedi. Yıllarca özel ders verip, İngilizce öğretmeye çalıştı. Zaman zaman tercümanlık işleri de buldu. Zengin ailelerin çocuklarına dadılık yaptı. - Bazen evlatlarını yanında götürür; çalıştığı evdeki oyuncaklarla oynamalarını sağlardı! - 

Hayvanlara aşırı düşkündü; sokakta bulduklarını eve getirip beslerdi.

Ahmet Naci Bey; Anadolu’ya geçti. İsmet İnönü’nün Özel Kalem Müdürlüğü’nü yaptı. Lozan’da Türk Heyeti’nde tercümandı. İnönü’nün yanından hiç ayrılmadı. Birkaç Avrupa dilini bilen, dünyayı tanıyan ve entelektüel birikimiyle göz doldurandı. İstikbal vaat eden hariciye mensubuydu. Ama yürürlüğe giren bir kanun maddesi hayatının gidişini değiştirecekti. Dışişleri mensupları, yabancı uyruklu kişilerle evlilik yapamazdı. Yıldız Kenter’in ifadesine göre; İsmet İnönü öneri getirdi. Ahmet Naci Bey’e eşinden boşanmasını ve nikâhsız yaşamasını teklif etti. Bazı başka memurlar da aynı uygulama içindeydi. Parlak kariyerlerini kaybetmek istememişlerdi. Ama Ahmet Naci Bey, eşini seçti; mesleğinin cazip geleceğini eliyle itti. Gazetelerde mütercimlik yaptı. Ziraat Bakanlığı’nda küçük bir memuriyete girebildi.

- Üvey Kardeşi Jack, Avustralya’ya Kaçtı… -

Ahmet Naci Bey, aşkının bedelini çok ağır ödedi; kendini içkiye verdi. Güçlü, iradeli sayılmazdı; zaafları vardı. Yıldız Kenter’in tanımlamasıyla, ‘sıradışı alkolik’ti. İçkiye uzun süre ara verebilirdi. Ama Kenter Ailesi’nde alkolizm problemi hep olacaktı. Müşfik Kenter de zincirin son halkasıydı.

Nadide Hanım’ın ilk eşinden çocuğu Jack; Ankara’da, ailenin yaşadığı sefalete dayanamadı. 14 yaşındayken; Türkiye’yi terk etti. Yıllar sonra, anneannesi gibi Avustralya’ya yerleştiği öğrenilecekti. Nadide Hanım; ilk evladını aramış, soruşturmuş ve bulmuştu. Jack; evlenip çoluk çocuğa karıştıktan sonra, Türkiye’deki akrabalarını ziyaret etti; aile kökleriyle bağlarını koparmamaya çalıştı. 

Yıldız Kenter’in omuzlarına hayatın ağır yükü erken bindi. Küçük Yıldız; komşu evlere para karşılığı temizliğe gitti. Çok titizdi; takdir edildi; yine kendi anlatımına göre; hayatının ilk alkışlarını komşularından aldı. Kendi evindeki alkışlar da etkiliydi. Övgüler sıralanırdı: ‘Bravo! Bulaşıkları çok temiz yıkıyorsun! Evi senin kadar temiz ve tertipli tutan kimse yok!’

Kenter’in genlerine alkışlanma ve sahne tutkusu hakimdi. 1938’de, Ankara Halkevi’nde Nedim Otyam’ın yönettiği koroya seçildi; Temsil Kolu’na da dahil oldu. Bir yıl sonra, 1939’da, Ankara Radyosu’nda Ayşe Abla Çocuk Kulübü’ne katıldı. Aklı hep tiyatro eğitimindeydi. Ortaokulu bitirdiği yıl, Ankara Devlet Konservatuvarı’na girmeyi planladı. Ama annesinden izin alamadı. İngiliz Nadide Hanım; küçük kızının ‘konservatuvar eğitimi’ almasına vize vermedi. Hatta dayakla gözünü korkutmaya kalktı.

Nadide Hanım; günlük hayatta genellikle Türkçe konuşurdu; araya çok nadir İngilizce girerdi. Yıldız Kenter’in anlatımına göre; İngilizce’den Türkçe’e çevrilmiş ‘kendince geliştirdiği’ dili yeğlerdi. Yıldız, en az anlaştığı çocuğuydu; ama ölünceye kadar yanında yaşadı. Annesini sinirlendirmeyi severdi. ‘Niye diğer kardeşlerimin yanına gitmiyorsun?’ diye sorduğunda cevap ilginçti: ‘Hepsini seviyorum; ama sana güveniyorum!’

- ‘Senin Adam Olacağın Yok; Bari Artist Ol…’ -

2000’li yılların başında verdiği bir röportajında, hayatta 4 kardeşinin kaldığını açıklayacaktı. Ağabeyi, Nedim’i yitirmişti. Hayattakiler; ablası Güner, Müşfik ve Mahmut’tu. Yıldız Kenter; Müşfik Kenter’in annesi gibiydi; çok severdi. Nadide Hanım; Yıldız’a sık sık, ‘O, senin bebeğin!’ derdi. Nedim ağabeyinin dilinde Müşfik Kenter’in lakabı: ‘Sarı ..ok!’ idi. Sık sık takılırdı: ‘Senin adam olacağın yok; bari artist ol!’ 

Küçük Yıldız’ın hayali ertelenecekti. Bir yıl lisede okudu; çok mutsuzdu. Babasının desteği ile hedefine ulaşabildi. Annesine haber verilmedi; babasının muvaffakiyeti ile Ankara Cebeci’deki Devlet Konservatuvarı’nın sınavlarına katıldı; başarı ile kazandı. Ablası Güner’in sesi çok güzeldi. Ama O’na izin çıkmadı; sanat hayalleri ebediyen yok edildi.

Yıldız’ın yeni okulundaki öğretmenleri çok ünlü isimlerdi: Carl Ebert, Cüneyt Gökçer, Nurettin Sevin, Mahir Canova, Cahit Külebi, Bedrettin Tuncel, Agâh Hün, Neriman Hün ve Sabahattin Ali…

Öğretmenlerinden Carl Ebert; öğrencisi Yıldız Kenter için övgü dolu cümleler ama bazı önemli uyarılar da yazacaktı:

‘İstidadı fevkalade! Devlet Konservatuvarı’nın bugüne kadar yetiştirdiği en kuvvetli elemandır. Gelişme çağındaki öğrenciye, gereken her türlü desteğin verilmesini ve hastalıktan korunmasını tavsiye ederim…’

Yıldız Kenter; 1948’in Ekim ayında ‘üstün başarı derecesi’yle mezun oldu. Devlet Konservatuvarı’nda parasız yatılı okumuştu. 8 yıllık mecburi hizmeti de yüklenmişti. 

Hafızası fevkalade kuvvetliydi; meslek hayatı boyunca ezber sıkıntısı çekmedi. İlk profesyonel oyunculuk denemesi William Shakespeare’nin ‘12. Gece’ oyunuydu. Olivia rolünde sahne tecrübesinin önemini kavradı. 

- Babasının Cenazesine Katılamadı; Acısını Hep İçinde Yaşattı… -

Mezuniyet sonrası, ABD’nin prestijli Rockefeller Bursu’nu kazandı. American Theatre Wing, Neighbourhood Playhouse ve Actors Studio’da yüksek oyunculuk dersleri aldı. 

New York’a gitmeden önce yine babası ile sorun yaşadı. Ahmet Naci Bey; üzerine titrediği güzel kızının ülke dışına/yadellere gitmesini izin vermedi. Evde arkadaşlarıyla yiyeceği veda yemeği öncesinde esti gürledi. Yıldız Kenter’in kendi cümleleriyle, ‘Cehennemin dibine kadar yolun var. Git, gelmez ol. Geldiğinde beni bulmazsın, inşallah!’ diye beddua etti. Kavgalı ayrıldılar. Ama aralarındaki kırgınlık unutuldu. Naci Bey; gurbetteki kızına yazdığı mektupta dedi ki: ‘Aklım orada, diyorsun; yüreğim buruk… Af diliyorsun sonra da… Anam suratlı kızım… Sen de biliyorsun ki; özür dilemesi gereken benim…’

Baba ile kızı bir daha görüşemedi. Ahmet Naci Bey öldüğünde 61 yaşındaydı; genç sayılırdı. Gurbetçi Yıldız; acılı gününde ailesinin yanında bulunmayışından dolayı pişmanlık duydu.

Yurda dönünce; bitirdiği okula, Ankara Devlet Konservatuvarı’na öğretim görevlisi atandı. Birikimini, deneyimlerini sanatçı adaylarına aktaracaktı.

- İlk Kocası, Ünlü TSM Solisti Nesrin Sipahi’nin Ağabeyi Nihat Akçan’dı… -

İlk aşkı Nihat Akçan hayatına girdi. Akçan; yakışıklı, zarif, iyi huylu insandı. Aynı okulun mezunu, aynı mesleğin mensubuydu. - Ünlü TSM Solisti Nesrin Sipahi’nin ağabeyiydi! - Çevresi genç, güzel kızlarla örülüydü. Yıldız Kenter’e evlilik teklifi götürünce; kabul gördü. Kenter - Akçan çifti; 1951’de - Bir başka kayda göre de 1949’da! - hayatlarını birleştirdi. Yıldız Kenter; biricik evladı, kızı Leyla’yı 29 Mayıs 1952’de ellerine aldı.

Leyla Akçan Kenter; yurt dışında eğitim aldı. Cambridge’de iki fakülte bitirdi; Dışişleri Bakanlığı’na girip, babası gibi diplomat oldu. Sonra evlendi; eşi de hariciyeciydi. Aynı yerlerde çalışamadılar. Bu yüzden de istifa edip, kocasının yanında kalmayı, ‘büyükelçi eşi’ statüsünü tercih etti. Merkeze döndüklerinde de, Bilkent Üniversitesi’nde branşı ile ilgili dersler verdi.

Kenter’in ilk evliliği kısa sürdü. ‘Yakışıklı ve çapkındı,’ diye tanımladığı Nihat Akçan kalbini başka güzele kaptırdı. Kenter’in de öğrencisi, Tijen Par ile evlendi; ama yine ayrıldı.

İstanbul’a geldiğinde - kendisi veya erkek kardeşi Müşfik Kenter ile… - evinde kaldıkları Metin And ile platonik bir ilişki yaşadı. Ama dost/arkadaş kalma kararı evliliğe baskın geldi.

Hayatının aşkı, ömrünü adadığı, ünlü tiyatro insanı Şükran Güngör ile 1956’da ‘Dünkü Çocuk’ oyununda tanıştı. Oyundaki performansından çok etkilendi. Yıldız Kenter 28, Şükran Güngör ise 30 yaşındaydı. Birbirlerini tanıdıkça, arkadaşlıkları karşılıklı aşka dönüştü. Fakat her iki tarafın ailesi de evliliğe karşı çıktı. Şükran Güngör’ün annesine göre Yıldız Kenter; dul ve çocuk sahibiydi. Nadide Kenter’e göreyse Şükran Güngör; çulsuz ve biraz da köylüydü. - Anlatım ve tanıtım; Yıldız Kenter’in bir röportajından alındı! - 

Tanıştıktan tam 8 sene sonra evlenebildiler. 1964’de, birlikte oynadıkları, Yıldız Kenter’in yıldızlaştığı ‘Pembe Kadın’ oyundan çıktıkları bir gece, Teşvikiye’de ortak dostlarının evinde kıyılan gizli nikâhla hayatlarını birleştirme kararı aldılar. Kendilerine ait evleri yoktu; balayına çıkamadılar. Aileleri habersizdi; nikâhtan sonra da yanlarında kaldılar. 

Yıldız Kenter ile Şükran Güngör beraberliği, 2002 yılına kadar sürdü. Güngör; pankreas kanserinden hayatını kaybetti.

- Kenter Tiyatrosu Bir Okul Gibiydi: Pek Çok Ünlü İsmi Kazandırdı… -

1959 yılına kadar Devlet Tiyatroları’nda görev yaptı. Aynı yıl Muhsin Ertuğrul’un görevden alınışını haksız buldu; protesto edip istifa etti. Müşfik Kenter de ablasını izledi. 

İstanbul’a geldiler. ‘Karaca Tiyatrosu’ ile anlaştılar; 1959/1960 tiyatro sezonunda Muhsin Ertuğrul yönetiminde – ‘Birleşik Sanatçılar’ adı altında! - oyunlar sahnelemeye başladılar. Yıldız Kenter, Müşfik Kenter, Şükran Güngör, Nevin Akkaya, Muhsin Ertuğrul, Lale Oraloğlu, Sadri Alışık, Kamuran Yüce, Zihni Bora gibi isimler kadrodaydı.

Arkadaşlarıyla birlikte, 1961’de ‘Kent Oyuncuları Topluluğu’nu kurdu. ABD’li tiyatro yazarı W. Gibson’un ‘Salıncakta İki Kişi’ adlı eseri ilk oyundu. 1962/1963 tiyatro sezonunda, Site Karaca ve Dormen Tiyatroları’nın salonlarını kullandılar. Topluluğa Çolpan İlhan, Tuncel Kurtiz, Erdal Özyağcılar, Nisa Serezli, Ali Poyrazoğlu, Kemal Sunal eklenecekti.

1968’de cesur bir karara imza attılar. Harbiye’de kendi adlarını verdikleri binayı inşa ettirdiler. Kenter Tiyatrosu kalıcı/belirli mülke sahip oldu. ‘Hamlet’ ile de perdelerini açtılar. 

Tiyatronun geleceğini garanti altına almak için ‘süreli koltuk satışı’ projesini devreye soktular. Fikir; - ilk Kültür Bakanımız! - Talat Halman’a aitti. İlk koltuk satın alan kişi: Hürriyet Gazetesi’nin sahibi Erol Simavi’ydi. İlk hediye koltuk da Muhsin Ertuğrul’a verildi. 

Devletten destek görmeden, bilet satarak tiyatroyu ayakta tutmak çok zordu. Kenter Tiyatrosu zaman zaman mali sıkıntı(lar) yaşadı. SSK’ya prim borcu birikti; icraya verildi; tiyatro binası satılmak istenildi. Yıldız Kenter; dönemin Başbakanı Süleyman Demirel’i makamında ziyaret edip durumu anlattı; yardım istedi. SSK yöneticileri icrayı kaldırdı; yeni ödeme planı hazırlandı ve binanın elden çıkması önlendi.

- Hayatı Boyunca Sanatın Sınırlarını Zorladı… -

Yıldız Kenter; canlandırdığı roller arasında ayırım yapmadı. Hayatı boyunca, ‘daha mükemmeli nasıl yakalayabilirim’in kaygısı ve huzursuzluğunu hissetti. Yeterince Shakespeare oynayamadığından yakındı. 

Kent Oyuncuları’nın repertuvarında Anton Çehov ayrı bir yerdeydi. ‘Vanya Dayı’, ‘Üç Kız Kardeş’, ‘Martı’ gibi oyunlar tekraren sahnelendi. Arthur Miller, Tennesse Williams, Brecht, Ionesco gibi yabancı/evrensel ustaların eserlerine yer verildi. Yerli yazarlar arasında Adalet Ağaoğlu, Güngör Dilmen, Melih Cevdet Anday, Necati Cumalı ve Muzaffer İzgü sayılabilirdi.

Yıldız Kenter; sinemada da seyircisiyle buluştu. İlk filmi, 1951’de çekilen ‘Vatan İçin’di. 21 filmde rol aldı. 2007’de, son kez ‘Beyaz Melek’de kamera karşısına çıktı. ‘Ağaçlar Ayakta Ölür’ (1964), ‘Pembe Kadın’ (1966) ve ‘Kızım Ayşe’ (1974) adlı sinema filmleri ile Antalya Altın Portakal Film Yarışması’nda 3 defa ‘En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü kazandı. 

1981’de, ‘Devlet Sanatçısı’ unvanı verildi; profesörlük payesi ile taltif edildi. 1984’de, Roma’da, İtalyan Kültür Birliği’nce Adelaide Ristori Ödülü’ne layık görüldü. 1989’da, Korsika’da düzenlenen Bastia Film Festivali’nde ‘Hanım’ filmindeki etkileyici rolüyle mükâfat aldı. 1998 yılında da, ‘Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’nün sahibiydi.

2009’da, tiyatro sahnesinde 60. yılını kutladı. Vefalı seyircileri, Yıldız Kenter’i Eugene Stickland’ın Kraliçe Lear adlı oyunundaki üstün performansı ile dakikalarca ayakta alkışladı.

Yıldız Kenter; kuyruklu yıldız gibi dünyamızdan geçti.

21 November 2019 00:45
956 kez okundu

Ali Hikmet İnce



Benzer Yazılar

Medine Kahramanı Fahrettin Paşa

Tarihimize ‘Medine Kahramanı’ diye yazılan, (Ömer) Fahrettin Türkkan Paşa, askerliğin yanında çok usta fotoğraf sanatçısıydı.

Gökyüzünde Süzülen İlk Türk Kadın Pilot

Bedriye Tahir Gökmen Hanım, havacılığa gönül veren, pilotluk sevdası ile yanan binlerce Türk kızının örnek aldığı, arkasından yürüdüğü tarihî kişiydi. Kıt kanaat yaşantıya rıza gösterip, hayalini gerçekleştirmeye çalıştı. Zorlukları bir bir aştı, eğitimini başarıyla tamamladı ama brövesine kavuşamadı. ‘Solo uçuş yapan ilk Türk kadın pilot’ unvanını kazanmakla yetindi.

Yeşilçam’ın Muhafazakâr Kralı

16 yıl boyunca, Yeşilçam’ın bir numarasıydı. Kral, unvanını taşırken zorlandığı muhakkaktı; şöhretin sorumluluğunu hakkıyla teslim etti.

Keskin Nişancı Türk Kızı

Teğmen Ziba Paşakızı Ganiyeva (1923-2010), Azerbaycan Türkü baba ile Özbekistan Türkü annenin kızı olarak Taşkent’te dünyaya geldi.

Suzan Avcı ya da ‘Şıngırdak Melahat’

Suzan Avcı (Bizavcı), ‘hayat mektebi’nden mezundu. Tek başına yaşamı ve ailesini omuzladı. Yeşilçam’da mucizeler yarattı. Çizdiği tipolojiyle milyonlarca erkeğin dikkatini çekti/hayranlığını kazandı. Adını, Türk Sinema Tarihi’nin zirvesine yazdırdı.

Musikimizin Son Muhteşem İncisi

İnci Çayırlı, Münir Nurettin Selçuk, Emin Ongan, Saadettin Kaynak gibi klasik musikimizin son döneminde yetişen geleneksel halkanın temsilcisiydi. Birikimini nefes aldığı sürece öğretmeye çalıştı.

Zeki Müren’in İlkleri

Zeki Müren; Türk Sanat Müziği’nde geleneksel yapıyı-anlayışı değiştirdi; pek çok yeniliğe imzasını attı.

Gâzi Paşa’nın Son Namazı

Ülkenin kurucu lideri/’banisi’ Mustafa Kemal Paşa, ölüm döşeğinde bile memleket meselelerine bigâne kalmadı. Tek hedefi: Türkiye’nin gelişmesi, çağdaş medeniyet seviyesine ulaşması ve uygar dünyada hak ettiği yeri almasıydı. Atatürk, ‘rehber edinilecek büyük Türk milliyetçisi ve vatan sevdalısı’ydı…

Osmanlı'nın Rasputin'i Cinci Hoca

Cinci Hüseyin Hoca Efendi’nin nefesi kuvvetliydi. Sultan İbrahim’i okuyup üfledi; rahatlamasını, - kısmen! - hayata dönmesini sağladı. Emeli şöhrete kavuşmak, zenginleşmek, mal mülk sahibi olmaktı. Rüşvet almaktan çekinmedi; kesesini/testisini doldurdu. Devlet kadrolarını para karşılığı gayri ehil kişilere tahsis etti ve köşeyi döndü.

Kitapsız İlim, Tekçe'siz Film Olmaz

Ahmet Tarık Tekçe, Yeşilçam Sokağı’nda yaşadı, nefes aldı, sinema için terledi ve rızkını temine çalıştı. Bazı yapımcıların sömürüsüne karşın, hakkını isterken bile zorlandı. Paranın değil, beyaz perdenin cazibesine kapıldı.

33’lük Tespih Gibi Tabanca Çeken Fedai

Yakup Cemil Bey, ‘korku’ kelimesini tanıma(z)dı. Düz mantık yürütürdü. Siyasetin ince oyunlarını, gülümserken ayak kaydıran tuzaklarını bilmezdi. Ölümü göze alır, istenileni/emredileni yapardı. Kontrolü müşküldü. Haksızlık(lar) karşısında susmaz, ya sesini yükseltir ya da - daha çok! - piştovunu konuştururdu.

Şapkanın Sarık İle Mücadelesi

Osmanlı bürokrasisi - zaman zaman - Batı’yı takdir etse de Batılılaşmaya hep mesafeli durdu. Avrupa’dan yenilikleri getirmeye yeltenen hükümdar(lar) ya cezalandırıldı ya da hayatını yitirdi. Ulema ve ordu da diğer önemli muhaliflerdi. Genç Cumhuriyet de kurulurken - aynı zamanda! - hem işgal güçleriyle ve hem de yeni yönetime karşı duranlarla kapışacaktı.

Zeki Müren’in Bilinmeyenleri

‘Sanat Güneşi’ diye de tanınan, ünlü TSM sanatçısı Zeki Müren, toplumun değer yargılarına azami saygı göstermeye çalıştı. İstanbul’da bir köyün okulunu, camisini, kütüphanesini ve yolunu yaptırdı. Hayırlarının kimse tarafından bilinmesini istemedi, reklâmını yapmadı. Görkemli/şaşaalı yaşadı fakat çoğu sırrını da yanında götürdü.

İstanbul’dan Ölüme Gönderilen 80 Bin Sokak Köpeği

İstanbul’un tarihinde 3 defa ciddi boyutlarda sokak köpeği katliamı yaşandı. 1910’daki ilk teşebbüste 80 bin köpek toplandı ve aç bırakılıp ölüme terk edildi. 1912’deki 2. girişimde 30 bin, 1980 sonrasındaki 3. itlafta da 83 bin hayvanın canına kıyıldı.

İsmet Paşa’nın Elini Öpen TİP Lideri

Mehmet Ali Aybar, çok iyi eğitim almıştı; Sol/Sosyalist düşünce aileden mirastı.

Şapkanın Sarık İle Mücadelesi

Osmanlı bürokrasisi - zaman zaman - Batı’yı takdir etse de Batılılaşmaya hep mesafeli durdu. Avrupa’dan yenilikleri getirmeye yeltenen hükümdar(lar) ya cezalandırıldı ya da hayatını yitirdi. Ulema ve ordu da diğer önemli muhaliflerdi. Genç Cumhuriyet de kurulurken - aynı zamanda! - hem işgal güçleriyle ve hem de yeni yönetime karşı duranlarla kapışacaktı.

Türbesine Kilise Yapılan Padişah

1693’de yöreyi ele geçiren Avusturyalılar, türbeyi temellerine kadar yıktılar. Tepeye de Turpek adını verdiler. Türbenin yerine, Szüz Maria Kilisesi'ni inşa ettiler.

Kırık Bir Aşk Hikâyesi: Engin İle Perran

Sabah Gazetesi’nin popüler-polemikci yazarı Engin Ardıç ile televizyon dünyasının en ünlü yıldızlarından Perran Kutman iki yıla yakın süre nişanlı kaldı, ama sonra ayrıldı.

Enderun Talebesi ‘Kazıklı Voyvoda’

Tarihimize ‘Kazıklı Voyvoda’ diye kaydı düşülen Prens Vlad, döneminin en kanlı, en gaddar, en cüretkâr, en korkusuz askeri yöneticilerindendi. Azılı Türk düşmanıydı. Ana dili gibi Türkçe konuşurdu. Arapçası mükemmele yakındı. Enderun’da - sonradan ‘Sultan 2. Mehmet’ diye anılacak! - Şehzade Fatih’in sınıf arkadaşıydı.

Alay Sancağını Mihrap Yapan Kahraman

57. Alay Komutanı Yarbay Hüseyin Avni Bey, şehit düşmesinden az önce eşi hanımefendiye mektup yazdı.

Gâzi Paşa’nın Son Namazı

Ülkenin kurucu lideri/’banisi’ Mustafa Kemal Paşa, ölüm döşeğinde bile memleket meselelerine bigâne kalmadı. Tek hedefi: Türkiye’nin gelişmesi, çağdaş medeniyet seviyesine ulaşması ve uygar dünyada hak ettiği yeri almasıydı. Atatürk, ‘rehber edinilecek büyük Türk milliyetçisi ve vatan sevdalısı’ydı…

Padişaha Dublörlük Yapan Süt Kardeş

34. Osmanlı Hükümdarı 2. Abdülhamit Han, kendisine çok benzeyen İsmet Bey’i dublörü olarak kullanırdı.

Cariyenin Ayaklarına Kapanan Halife Padişah

1. Abdülhamit, 45 yıl ‘Kafes Köşkü’nde hapis tutuldu. Vücudu iflas etti, morali çöktü. Tahta çıkınca, saray hekimlerinin hazırladığı özel ilaçları/karışımları kullandı. Ardından cariyelerle sıkı şekilde teşriki mesaiye girdi. Ama ‘Ruhşah’ adlı ahunun reddiyesi karşında ne yapacağını şaşırdı. Merhamet dilenen mektuplar kaleme aldı, adeta yalvardı…

Son Sultanın Son Sevdası

Sultan Vahdettin’in 5. - ve son! - hanımı Nimet Nevzat Hanım kıskanılacak derecede güzeldi. İri gözleri, dolgun etli dudakları, kaymak beyazı cildi ile hemen fark edilirdi.

Türkeş, MBK’den Nasıl Tasfiye Edildi?

Atatürk’ün manevi kızı Prof. Dr. Afet İnan’ın Ankara’nın Necatibey Caddesi’ndeki mütevazı evinde ‘14’ler’ tanımlamasıyla siyasi tarihimize geçen grubun kaderi çizildi. CHP Genel Başkanı İsmet İnönü, CHP Genel Sekreteri İsmail Rüştü Aksal ve MBK’nin 2 etkin üyesinin çok gizli toplantısında ülkenin yakın geleceğini etkileyecek önemli karar alındı.

İsmet Paşa’nın Elini Öpen TİP Lideri

Mehmet Ali Aybar, çok iyi eğitim almıştı; Sol/Sosyalist düşünce aileden mirastı.

Şeriat Adına Kafası Koparılan Öğretmen

Öğretmen Asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay, kararlı, inatçı, korkusuz, tehditten yılmayan, inancını - gerektiğinde! - hayatı pahasına koruyan yapıdaydı. Cumhuriyet ilkelerinin yılmaz savunucusuydu. Milliyetçiydi ve Türk Ocağı mensubuydu. Atatürk’ün açtığı yeni yolun inanmış fedaisiydi.

General Trikopis'i Esir Alan Ahmet Çavuş

Afyonlu Ahmet (Ünlü) Çavuş, savaşın gidişatını değiştirdi. 2 arkadaşıyla Yunan Ordusu’nun Başkomutanı Trikopis’i ve kurmaylarını esir alarak, imkânsızı mümkün kıldı. Ordumuza yüksek moral aşıladı.

Kelebek Gibi Uçan Arı Gibi Sokan Casus

Ahmet Esat Tomruk Bey - nam-ı diğer ‘İngiliz Kemal’ -, ‘destan kahramanı’ydı. Korku kelimesini hiç tanımadı. Üstün yetenekliydi. Son derece soğukkanlı ve atılgandı. Ülkesi için çok büyük işler başardı. Şımarmadı, övgü istemedi. Makam mevki derdine düşmedi. Bildikleriyle/sırlarıyla kimseyi rahatsız etmedi. Müktesebatını mezara götürdü.

Lise Öğrencisi Profesyonel Tiyatrocu

Kemal Sunal; tarihî Vefa Lisesi’nin tarih sayılabilecek öğrencisiydi.

Zeki Müren’in Bilinmeyenleri

‘Sanat Güneşi’ diye de tanınan, ünlü TSM sanatçısı Zeki Müren, toplumun değer yargılarına azami saygı göstermeye çalıştı. İstanbul’da bir köyün okulunu, camisini, kütüphanesini ve yolunu yaptırdı. Hayırlarının kimse tarafından bilinmesini istemedi, reklâmını yapmadı. Görkemli/şaşaalı yaşadı fakat çoğu sırrını da yanında götürdü.

İstanbul’a Hükümdar Olan Baldırı Çıplak

Patrona Halil adlı, Beyazıt Hamamı’nda tellâklık (kesecilik!) yapan ‘baldırı çıplak!’ fitili ateşledi. 3 kıtada hüküm süren Osmanlı’nın payitahtı İstanbul’u adeta işgal etti; bazen tek başına, bazen de kurduğu ‘ihtilal meclisi’yle yönetti. Kanun koydu; ferman saldı; dilediği adamı dilediği yere getirdi; istediği devletlûnun kellesini al(dır)dı; en önemlisi de hükümdar indirdi.

Kenan Evren’i Mahkûm Ettiren Sanatçı

Gazeteci - ressam Fikret Otyam, bir fotoğrafını izinsiz yağlı boya tabloya aktarmaktan 12 Eylül darbesinin lideri Kenan Evren’i mahkûm ettirmişti.

Hayvanat Bahçelerinde Sergilenen İnsanlar

Human Zoo(s) - İnsan Hayvanat Bahçeleri! - tarihin en gaddar, en aşağılayıcı, en benzersiz istismar uygulamasıydı. Para kazanma hırsıyla yanan tüccarların, girişimcilerin, marjinal ırkçıların haz aldıkları ve teori ürettikleri en büyük ayıptı. Proje teorisyenleri ve uygulayıcıları da emperyalist ABD ile ‘gözleri doymaz’ Batılı devletlerdi.

SS Çiftliğinde Kadın Yok Etme Kampı

Sadece 1945 Mart’ında 2.400 kadın infaz edildi.

Sinatra, Marlon Brando’yu Mafyaya Dövdürmüş

Şarkıcı - aktör Frank Sinatra’nın karısı Ava Gardner ile yatan aktör Marlon Brando’yu mafyaya feci şekilde dövdürdüğü iddia edildi.

Beşiktaşlı Kartal Tibet

Sinemanın ünlü, yakışıklı, zengin, pek kabiliyetli, çok yönlü ismiydi. İşine ve evine önem verdi. Sade, dedikodudan uzak, huzur dolu hayatı özledi, yaşadı. Mutluluğu hanesinde ve ailesinde buldu. Eşine ve çocuklarına sıkıntısız, sevgi dolu ve zengin sayılabilecek yaşam sunabilmenin gayreti içinde oldu. Kaliteli eğitim aldırdı.

Huzurevinde Sönen Yıldız

Altan Karındaş çok yönlü sanatçıydı. İlk Türk şov kadınıydı. İnsan, çocuk ve hayvan taklitlerini çok iyi yapardı. TSM’yi bilirdi, makamlara vakıftı. Makber’i kusursuz seslendirirdi. Sadece sanatçı yönüyle değil, güzelliğiyle de çekim merkeziydi.

Cüneyt Arkın: Bozkırda Yetişen Aktör

Sean Connery’den sonraki ‘ikinci James Bond’ bir Türk aktör olabilirdi.

Defne Yalnız’ın Yalnızlık Korkusu

Defne Yalnız; okumayı-yazmayı öğrenmeden tiyatro sahnesinin tozunu ciğerlerine çekti.

Türkiye’nin İlk Piyanist Şantörü

Gencer, Türkiye’de ilk Türkçe sözlü pop müzik parçasını seslendirdi. Çocukluk arkadaşı, Fecri Ebcioğlu, ‘Bak Bir Varmış Bir Yokmuş’ adlı şarkının sözlerini yazmıştı.

Zeki Müren’in Bilinmeyenleri

‘Sanat Güneşi’ diye de tanınan, ünlü TSM sanatçısı Zeki Müren, toplumun değer yargılarına azami saygı göstermeye çalıştı. İstanbul’da bir köyün okulunu, camisini, kütüphanesini ve yolunu yaptırdı. Hayırlarının kimse tarafından bilinmesini istemedi, reklâmını yapmadı. Görkemli/şaşaalı yaşadı fakat çoğu sırrını da yanında götürdü.

Sinemamızın Aptal (!) Uşağı Cevat Kurtuluş

Cevat Kurtuluş, Yeşilçam’a Ferdi Tayfur’un hediyesiydi. Konservatuarın Opera bölümünden mezundu. Bariton sese sahipti; baştan ayağa sanatçıydı.

Tesettürlü Sosyalist Şaire

Yaşar Nezihe (Bükülmez) Hanım, hayata, zorluklara, haksızlıklara, yolsuzluklara direndi. Ezilenin yanında, ezenin/despotun karşısındaydı. Şaire kimliği ile ilgi uyandırdı. Türk edebiyatının 1 Mayıs temalı ilk şiiri onun imzasını taşıyordu.

Beşiktaş Maçı Olduğunda Derse Girmeyen Profesör

Mümtaz Soysal; Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli/yetkin ‘Anayasa Hukuku’ kuramcılarındandı. Hapishane hücresinden TBMM’ne, Dışişleri Bakanlığı’na uzanan çok renkli, zorlu, mücadele dolu, uzun hayat sürdü.

Beşiktaşlı Kartal Tibet

Sinemanın ünlü, yakışıklı, zengin, pek kabiliyetli, çok yönlü ismiydi. İşine ve evine önem verdi. Sade, dedikodudan uzak, huzur dolu hayatı özledi, yaşadı. Mutluluğu hanesinde ve ailesinde buldu. Eşine ve çocuklarına sıkıntısız, sevgi dolu ve zengin sayılabilecek yaşam sunabilmenin gayreti içinde oldu. Kaliteli eğitim aldırdı.

33’lük Tespih Gibi Tabanca Çeken Fedai

Yakup Cemil Bey, ‘korku’ kelimesini tanıma(z)dı. Düz mantık yürütürdü. Siyasetin ince oyunlarını, gülümserken ayak kaydıran tuzaklarını bilmezdi. Ölümü göze alır, istenileni/emredileni yapardı. Kontrolü müşküldü. Haksızlık(lar) karşısında susmaz, ya sesini yükseltir ya da - daha çok! - piştovunu konuştururdu.

İsmet Paşa’nın Elini Öpen TİP Lideri

Mehmet Ali Aybar, çok iyi eğitim almıştı; Sol/Sosyalist düşünce aileden mirastı.

Defne Yalnız’ın Yalnızlık Korkusu

Defne Yalnız; okumayı-yazmayı öğrenmeden tiyatro sahnesinin tozunu ciğerlerine çekti.

Kod Adı: ‘Fakülteli’

Mahir Kaynak - sonradan profesör! - ‘Madanoğlu Cuntası’ diye bilinen illegal örgütü izleyen, belgeleyen ve ortaya çıkaran kişiydi. Teşekkül üyesi diğer arkadaşları ile hapse girmeyi kabul etmesine rağmen arzusu reddedildi. Türk İstihbarat Tarihi’ne adı ‘açığa çıkan ilk MİT mensubu’ şeklinde geçti.

Darbecilere Kafa Tutan Aktör

Cahit Irgat ne çektiyse dik kafalılığından ve alkol alışkanlığından çekti. İçki hayatının her döneminde en etkin vazgeçilmeziydi.

Osmanlı Torunu İngiltere Başbakanı

Ali Kemal (Bey); tavizsiz bir liberal, tam bir Batı daha doğrusu İngiliz dostuydu/taraftarıydı. Torunu, Muhafazakâr Parti’den milletvekili seçildi. Torununun oğlu ise İngiltere Başbakanı oldu.

Cahitler Tiyatrosu’nun Meteliksiz Ünlüleri

Cahit Irgat ile Cahide Sonku’nun yolları ömürlerinin son deminde bir kez daha kesişti.

Huzurevinde Sönen Yıldız

Altan Karındaş çok yönlü sanatçıydı. İlk Türk şov kadınıydı. İnsan, çocuk ve hayvan taklitlerini çok iyi yapardı. TSM’yi bilirdi, makamlara vakıftı. Makber’i kusursuz seslendirirdi. Sadece sanatçı yönüyle değil, güzelliğiyle de çekim merkeziydi.

Sevdiğini Ölüm Döşeğinde Söyleyebildi

Ünlü aktrist Neriman Köksal, meşhur aktör İzzet Günay’a aşık olduğunu ölüm döşeğinde açıklayabilmiş.

Kurbanlarını Gazete İlanıyla Bulan Kadın Seri Katil

Bayan Belle Gunness, yeni hayat kurmak için ABD’ye geldi. ‘Amerikan rüyası’nı gerçekleştirmek, zenginleşmek amacıyla kendince yol tuttu. Servet sahibi oldu fakat gönlünce harcayamadı. Kurbanlarıyla aynı kaderi paylaştı. Suç ortağının hedefine oturdu.

Veba Mikrobu Yüklü Pire Bombaları

Hiroşima ve Nagazaki’ye art arda 2 atom bombası atılmasaydı, ABD, 2. Dünya Savaşı’nın en büyük yarasını alacak, milyonlarca vatandaşı kendisini biyolojik savaşın içinde/göbeğinde bulacaktı. Kitlesel hastalıklar ve ölümler yaşanacaktı.

Tavşan Doğuran Kadın

İngiltere tahtında oturan, İngilizce bilmeyen, çevresi ve devlet yöneticileriyle Fransızca konuşa(bile)n I. George’un döneminde inanılması zor/garip olaylar, skandallar yaşandı. 50 kadar tavşan doğurduğunu iddia eden Mary Tofts adlı kadın da sahtekârlar arasındaydı.

33’lük Tespih Gibi Tabanca Çeken Fedai

Yakup Cemil Bey, ‘korku’ kelimesini tanıma(z)dı. Düz mantık yürütürdü. Siyasetin ince oyunlarını, gülümserken ayak kaydıran tuzaklarını bilmezdi. Ölümü göze alır, istenileni/emredileni yapardı. Kontrolü müşküldü. Haksızlık(lar) karşısında susmaz, ya sesini yükseltir ya da - daha çok! - piştovunu konuştururdu.

Yalnız Hem De Çok Yalnız Adam

Yaşar Güvenir; 10 Ocak 1998’de, dünyamızdan kuyruklu bir yıldız gibi ayrıldı. Arkasında yaşanmış hatıralar ve yaşayacak onlarca beste ile…

Diğer Muhtelif Yazıları

Kurbanlarını Gazete İlanıyla Bulan Kadın Seri Katil

Bayan Belle Gunness, yeni hayat kurmak için ABD’ye geldi. ‘Amerikan rüyası’nı gerçekleştirmek, zenginleşmek amacıyla kendince yol tuttu. Servet sahibi oldu fakat gönlünce harcayamadı. Kurbanlarıyla aynı kaderi paylaştı. Suç ortağının hedefine oturdu.

Tavşan Doğuran Kadın

İngiltere tahtında oturan, İngilizce bilmeyen, çevresi ve devlet yöneticileriyle Fransızca konuşa(bile)n I. George’un döneminde inanılması zor/garip olaylar, skandallar yaşandı. 50 kadar tavşan doğurduğunu iddia eden Mary Tofts adlı kadın da sahtekârlar arasındaydı.

‘Kanser’ Evita Perón’a Şifa Niyetine Mevlit

Ülkesinde gerçekleştirdiği reformlar ve halkına sağladığı sosyal imkânlarla sevildi. Kocası, Juan Perón’a verdiği destek ve darbecilere karşı gösterdiği direniş ile de insanının gönlünde taht kurdu. Eva Perón, dünyaca tanındı.

Yalnız Hem De Çok Yalnız Adam

Yaşar Güvenir; 10 Ocak 1998’de, dünyamızdan kuyruklu bir yıldız gibi ayrıldı. Arkasında yaşanmış hatıralar ve yaşayacak onlarca beste ile…

6 Milyar Doları Yiyen Fareler

Pablo Escobar, ‘beyaz zehir’ ticaretinin - bilinen! - ilk ve en önemli ismiydi. ‘ABD’yi dizlerinin üzerine çökertmeyi amaçladığını,’ tekrarlardı. ‘Büyük Şeytan’ın amansız düşmanıydı. Güçlü, mutlu, zengin ve uluslar arası alanda etkin Kolombiya düşlediğini söylerdi.

Musikimizin Son Muhteşem İncisi

İnci Çayırlı, Münir Nurettin Selçuk, Emin Ongan, Saadettin Kaynak gibi klasik musikimizin son döneminde yetişen geleneksel halkanın temsilcisiydi. Birikimini nefes aldığı sürece öğretmeye çalıştı.

Fosforlu Cevriye

Suat Derviş’in kalemiyle ölümsüzleşen ‘Fosforlu Çevriye’, toplum dışına itilmiş, sokakları mesken edinmiş ‘hayat kadını’ydı! Özgürlüğüne düşkündü. Çilesini/kaderini kabullenmişti. Erkeklere boyun eğmezdi. Polis takibinden kaçan adama kalbini vermekten de çekinmedi. Ya romanın yazarı Suat Derviş kimdi, nasıl bir hayat sürdü?